Pazar, Ekim 30, 2011

Merhaba Kasım

Hoş gel Kasım olur mu?
Her şeyin daha güzel olabileceğini göster bize. 
Tatsızlıkların mutluluğa, kötülüklerin güzelliğe dönüşebileceğini göster. 


Yüzü gülen insanlar dolaşsın sokaklarda. 
Hoşgörüler havada uçuşsun, nefret kendine yer bulamasın. 
İyi niyetin kokusu kaplasın içimizi. 
Tüm çiçekler sönük kalsın çocukların gülen gözlerinin yanında. 
Savaşlar bitsin. Dünya sadece mutluluk için dönsün. 
Diller güzel sözler söylemeye programlansın. 
Bir insanın ihmali diğerini öldürmesin. 
Dostlarla sohbet, bırakmaya kıyamayacak kadar tatlı olsun. 
Deprem olmasın gündemde, terör olmasın. Kimse uçurtmayı vurmasın... 


Tatlı bir huzur yaşansın artık her yerde... 


Hoş gel Kasım olur mu? Hoş gel..

Cumartesi, Ekim 29, 2011

Cumhuriyetim

Cumhuriyetimizin 88. yılı kutlu olsun.
Bağımsızlığımızın 88.yılı kutlu olsun. Nice uzun yıllar olsun.
Hazmedemeyenleri eşekler kovalasın.




Pazartesi, Ekim 24, 2011

Yapmayın

Bu derece üzücü bir felakete çirkin söylemlerle yaklaşırsak, bir insanın ölümüne üzülmezsek, canımızı acıtan kötü insanlardan ne farkımız kalır ki? Ekrandaki çocuğun ağlayışları hangimizin içini acıtmadı? Hiçbirimiz kazık çakmadık bu lanet olası dünyaya ! Azıcık empati, azıcık merhamet lütfen...

Depremde ölenlere Allah'tan rahmet, yakınlarına baş sağlığı diliyorum. Kalanlara var gücümüzle yardım ve dua...

Pazar, Ekim 23, 2011

Değişen Devir

Şehit sayısı 2-3 olunca tepki vermiyoruz. Öyle bir millet olduk. 
Şehit haberi almak bir yana, bu haberlere alışmak daha acı verici. 
Çelik'ten gelsin herkese: ''Artık devir değişti, e tabi değerler de değişti''

Daha da yazasım yok...

Çarşamba, Ekim 19, 2011

.....

Bugün kaç kişinin daha yüreğine nefret tohumları ekildi?
Kaç çocuk daha ''intikam'' kelimesini öğrendi? 
Evladının bir tırnağı için kendi canını vermeye hazır kaç anne, yavrusunun ölüm haberini aldı?
Haberleri duyduğunuzda yaşıyor olduğunuz için utanmadınız mı?
Sabah gerine gerine sıcacık yataklarınızdan zorla kalkarken, kaç anne sıçrayarak uykusundan uyandı? Çocuğu ile birlikte kaç anne öldü bugün? Kalleşlik yüzünden...
Yaşıyor olduğunuzdan hiç utanmıyor musunuz?

Cumartesi, Ekim 15, 2011

BTA ''aşk''

Hakkında ne söylenirse söylensin, hepsinin doğru olduğu garip bir şey ''aşk''

''Aşk saçmadır'' desek de doğru, ''Hadi ordan, aşk saçmalık değildir'' desek de...
''Aşk umuttur'' desek de doğru, ''Umut mu? Aşk umutsuzluğun ta kendisidir'' desek de...

Tuhaf...
Tanımlanamaz! 
BTA yani ''Başka Türlü Adlandırılamayan''... Aslında ''Bir Türlü Adlandırılamayan''. 

Aşk'ın canını yakan bir şey yok mudur acaba? O bunca insanın canını yakarken, onun da içini acıtan bir şey olmalı... Bulunmalı...

Uzun lafın kısası:
Deli etme beni aşk deli etme...
Deli etme bizi aşk deli etme...




 

Perşembe, Ekim 13, 2011

Bugünlerde

Yorgun...
Sıkkın...
Üzgün...
Dalgın...
Dargın...
Mutsuz...
Bıkkın...
Umutsuz...
Gergin...
Hırçın...
Kırgın...
Kızgın...
Küskün...
Keyifsiz...
Halsiz...
Niyetsiz...
Talepsiz...
Tarzsız...
Farksız...
Düşsüz...
Soğuk...
Boğuk...
Yutuk...
Tutuk...
Buruk...
Yersiz...
Fersiz...
Denksiz...
ve
Renksizim bugünlerde...
...
...
...









Perşembe, Eylül 29, 2011

Açılmayan Poşetler

Büyük marketlerde kasadaki görevli, ürünleri ''dıt dıt'' diye kasadan geçirirken, ben de eş zamanlı olarak poşetlere koymaya çalışıyorum ya, bir de poşetler bir türlü açılmıyor ya.. .
İşte o an yaşadığım sıkıntıyı, başka hiçbir yerde yaşamıyorum yahu!
bi yetiştirememe korkusu, bi ellerde titreme, poşete ağzına geleni söyleme, bi bişiler vs... vs..

of ki ne off...
Anksiyetem tavanlarda...

Yanımdaki teyze de bütün parmaklarını bir güzel yalayıp öyle açıyor poşetleri, e bu da şık değil anacım..

İnsani koşullarda açılabilen market poşetleri talep ediyorum. İsviçreli bilim adamları uyumasınlar lütfen!


Pazar, Eylül 25, 2011

Naçizane bir Öneri

'' Her Yöne 90 Dakika''


Capcanlı, sıcak, olabildiğine komik bir oyun. Oyuncular şöyle efendim:

1) “Olacak O Kadar”dan Ahmet Çevik, 
2) “Cennet Mahallesi”nden Aylin Kabasakal, 
3) “Papatyam”dan Deniz Oral, 
4) “Cümbür Cemaat Aile”den Fulden Akyürek (Sapancalı), 
5) “Zerda” Şule Cengiz ve 
6) “Avrupa Yakası’ndan (Tacettin) Veysel Diker

Oyunda günlük yaşamdan bazı kesitler skeçler halinde anlatılıyor.  Hepsi başarılı. Fulden Akyürek inanılmaz. Bir sahnesinde katılıp kaldım zannettim gülmekten. 

İzleyiniz, hatta izlemeyenlere de izlettiriniz. Özel tiyatro olduğundan fiyatlar pek tatlı değil ama netteki fırsat sitelerinde yarı fiyatına bilet bulabiliyorsunuz. Ben grupfoni'de 20 liraya aldım söylemesi ayıptır.
Haydi iyi seyirler anacıım...


Salı, Eylül 20, 2011

Talihsiz Koca

Bazı insanlar vardır, hakikaten bahtsız bedevinin tebdil-i kıyafet şeklidir. 
Fenerbahçe - Manisaspor maçının haberlerini okurken aklıma geliverdi. Yarınki gazete manşetlerinden biri şöyle olsa:

'' Kameranın, stadyumda takımını destekleyen karısına zoom yapması nedeniyle, televizyonda mutlak gol pozisyonunu 'yine' göremeyen koca, kafasını duvara vurarak hayatına son vermek istedi. Talihsiz kocanın ağzından dökülen ''çekil önümden be kadın'' cümlesi yürekleri dağladı ''

Yaşanabilitesi yüksek bir durum gibi geliyor bana :) oyy anam oy






Salı, Eylül 13, 2011

Geleneksel Bilmem Kaçıncı...

Geleneksel bilmem kaçıncı ''çökkün günler'' dönemindeyim. ...
Tat yok!
Heves yok!
Mecal yok!

Sanıyorum bu virütik bir hastalık. Yılın belli dönemlerinde virüsü kapıyorsun. Hooop depresyondasın. 
İlacı yok!
Aşısı yok!
Süresi yok!

Hiç anlaşamıyorsun kendisiyle, anlatamıyorsun derdini, dinlemiyor...
Gözü yok!
Kulağı yok!
Dili yok!

Alıp veremediği nedir? Ne ister bizden? Bilinmez...
Sebebi yok!
Amacı yok!
Dengesi yok!

Belki de peşinden koşuşturduğumuz ''amaç'larımız yoruyor bizleri... Belki de insanın tek amacı ''amaçsızlık'' olmalı... ???

Uyumak en güzeli bugünlerde. Fütursuzca... Uyuyup bir hafta sonra uyanmak.. 
Depresyon gitmiş, yorgunluk gitmiş, gülücükler geri gelmiş bir şekilde...

Haydi kalın sağlıcakla...








Cuma, Ağustos 26, 2011

Olgu Sunumu

Olgu: İpek'ten
Tarih: 26.08.2011
Saat: 04.30 suları
Olay yeri: Nöbet odası

Yaklaşık 23 saat uykusuzluk ve ne yapacağını bilememe durumları.
Aşırı yorgunluk, yoğun uyuma isteği.
Meslek seçimindeki ılımlı pişmanlık duyguları, ah'lar vah'lar.
Kafayı vuracak uygun bir duvar bulma çabaları.
İş işten geçmişlik...
Bor'un pazarını geçip, eşeği Niğde'ye sürme çırpınışları :)
Odadaki telefona karşı hostile duygular, telefona zarar verme isteği :)

Sonuç: Olgunun en az 21 gün süre ile bulunduğu ortamdan uzaklaştırılmasının, yeterli gelmezse sürenin uzatılmasının, bu konuda kendisine mümkün olduğunca kolaylık sağlanmasının uygun olduğu kanaatine varılmıştır.
Durumu bildirir kesin rapordur.

(Not: Lütfen amaaaa lütfen tatil yapayıımm artıkınnnn)


Perşembe, Ağustos 18, 2011

Sehven

Sehven söylenen sözler, sehven gören gözler, sehven gülen yüzler...
Sehven hissedilen mutluluklar, sehven yaşanan hayatlar...

Belki de en kötüsüdür, sehven büyüttüğün umutlar...

Bir çekirdektir, atarsın içine. En derinine..
Toz kaplar üzerini, bir süre sonra tamamen görünmez olur.
Kim ne derse desin, senindir o, sadece senin.
Görünmez ama bilirsin oradadır. Bilirsin büyüyecektir.
Beslersin, beslemek istersin delice, fütursuzca..
Ondan gelecek en küçük ışığı gözlersin alacakaranlık bir hayal içinde.
Yol olsun istersin sana, güç olsun, ateşlesin istersin tüm yetilerini.

İnanırsın..

Bir gün kocaman olacağına ve seni tümden kucaklayacağına inanırsın.
O gün hayatının ta kendisi olacaktır yıllarca koruduğun o küçük nüve...
Yaz akşamları gökyüzünde kayan yıldızdır o senin için.
Yeni ay'ın çıktığını ilk gördüğün anda gülümseyerek içinden geçirdiğindir.
Dört yapraklı yoncandır, bulmaya bile kıyamadığın..
Geceleri gördüğün rüya, her akşam ettiğin dua'ndır.
Bir dalına gönlünü yazıp bağladığın gül ağacındır.

Orada tutarsın onu hep, en derininde..

Tutarsın... Tutarsın da gün gelir, çıkıp gidiverir kendiliğinden.
Birden yıldızlar yerinde çakılır kalır.
Yeni ay hiç görünmez oluverir..
Biri kulağına fısıldar: '' şşşşttt baksana, yonca yok... ''

İnanmazsın..

Gönlünü bağladığın yere gidersin can hıraş..
Ama, ne gülünü görebilirsin, ne ağacını, ne de gönlünü...
Sehven büyüttüğün umudun, ''acı bir gerçek'' koyup bırakmıştır yerine. Hem de senin yerine. En derinine...

Sen mi?
Sehven yaşadığını öğrendiğin, sana ait olmayan grilerle boyanmış, kurgulanmış hayatınla başbaşa kalırsın...
Yeni ve gerçek umudunun çekirdeğini bulana kadar...

18.08.2011/ ipek




 




Pazar, Ağustos 07, 2011

Duydunuz Zilin Sesini

Kitap canavarları, bir kitabın daha sonuna gelmiş durumdayım. Dün başladım, az önce bitirdim sööölemesi ayıptır.

Tess Gerritsen ''Kan Gölü''

Bu kadını seviyorum. Polisiye-gerilim romanları yazıyor. Kendisi doktor. Doktor olup bu şekilde sürükleyici yazması beni daha çok etkiliyor.Kelime aralarına serpiştirdiği tıbbi terimler, tıbba uzak olanlar için sıkıcı bulunabilir ama kitabı anlamanıza engel olmuyor. Kan Gölü, yazarın okuduğum 5. kitabı. Cerrah, Çırak, Günahkar, İkiz Bedenler ve Kan Gölü

Valla ben elimden bırakamadım efendim. Sizin de bırakamama olasılığınız yüksek görünüyor buradan. Valla görünen o, ben link hatlarının yalancısıyım.

Bir ''okuyunuz, okutturunuz köşesi'' daha burada son buluyor. 

Not: Bırakınız panpişleri, bırakınız Hilal Cebeci'nin memelerini de Kan Gölü'nü okuyunuz, yine okuyunuz, daha da okuyunuz.

Haydi kalın sağlıcakla...


Cuma, Ağustos 05, 2011

Vız Vız Vız

Ben bu sinekleri anlamıyorum. Hem vücudunda benim kanımı taşıyacaksın, üstelik bunu benim rızam olmadan yapacaksın, hem de sana kanını veren kişiyi hiç düşünmeyeceksin olacak işi mi bu?

Hadi her yerimizi ısırıp şişiriyorsunuz tamam da, saldırma sırasındaki yüksek desibelli vızıltınız niye? Sessiz sedasız karnınızı doyurup çekilemez misiniz? İşimiz gücümüz var, ne demeye uyandırıyorsunuz hain domdomlar...

Sizin gece mesainiz yüzünden yaz mevsiminden nefret eder olduk. Hayır bir de en savunmasız zamanımızda geliyorsunuz. Ayıp denen bir şey var yahu.. 

Yıllardır aynı şeyi yapıyorsunuz, sonra canınızdan oluyorsunuz. Sessizce işinizi bitirip gitseniz biz de uykumuza devam edeceğiz. Belki de sabah fark edeceğiz durumu. Hiç mi kafanız çalışmıyor? Atalarınızdan hiç mi ders almadınız anlamıyorum ki? Vuvuzela kılıklılar sizi..

ufff pufffff...







Pazartesi, Ağustos 01, 2011

Bugün Güzel Bir Gün

Hoş geldin Ramazan...


Tüm insanların insanlık sıfatına geldin, hoş geldin..
Bırak içindeki tüm bereketi de öyle git.
Tüm eşduyumu, tüm merhameti, düşünebilme eylemini, tüm güzelliğini bırak ortaya.
İsteyen gelsin alsın... 


Hayırlı dualar..


Cumartesi, Temmuz 30, 2011

Dokuz Kusurlu Hareket

Az önce akşam yemeğimi yerken birden aklıma geliverdi. (bkz. aşağıdaki birinci madde)
Sonra listeyi uzatıverdim. Günlük hayattan birkaç eylem. Bazı istisnalar dışında kusur derecesi yüksek eylemlerdir zannımca. Şöyle ki;

1) ''Yiyorum yiyorum ama hiç kilo almıyorum'' demek: Bu söylem kavgada bile zikredilmemesi gereken bir söylemdir. Söylediğiniz kişiyi alıp kabuslarla dolu bir dünyaya fırlattığı gibi, yoğun bir hasede sürükler ki, oldukça kötü bir çıkmazdır. Futbolda gördüğümüz, ''rakibin yüzüne tükürmek'' eyleminin eş değeri olarak yorumlanabilir. Yapmayınız efendim, azıcık insaf.

2)  Trafikte iken önünüzdeki aracın poposuna kadar yaklaşmak: Önünüzde acemi bir sürücü olabilir. Her ihtimale karşı tedbiri elden bırakmayınız. Benden söylemesi ! Bu eylem, yeşil sahalardaki ''rakibin üstüne abanmak veya hava topuna çıkan rakibe kambura yatmak'' hareketine benzetilebilmekle birlikte, maddi hasarla da sonuçlanabilir.

3) Amire iyi görünmek için meslektaşına iftira atmak: Çirkindir, hakkında fazla da söylenecek bir şey yoktur. Kabak gibi bir kusurdur. It is ''rakibe çelme takmak veya teşebbüs etmek''

4)  Arkadaşınızın sevgilisini her fırsatta kötülemek: Bırakın efendim, çocuklar sevmişler birbirlerini. Komik olmayın. (İstisna durumlar dışında tabii ki) Bu harekete, ''koşan ve topa sahip olan rakibe tekme atmak veya teşebbüs etmek'' de denebilir.

5) Arkadaşınızın hoşlandığı kişi ile sevgili olmak: Yorumsuz bir maddedir. (bkz. topa kasti olarak elle dokunmak)

6) Zibil gibi sarhoş olmak: Arkadaşınız sizi kontrol altına almaya çalışırken ne sohbetten keyif alır, ne de içtiğinden. Kaybettiğiniz bir sürü şey varken şu hayatta bir de kendinizi kaybetmeyiniz anacım. Bu hareketin -tam olarak benzemese de-, ''rakibi formasından, saçından ya da omzundan çekmek'' eylemi ile uyumlu tarafları vardır. 

7) Uzun kuyruklarda sıra beklemek gerektiğinde bir yolunu bulup araya kaynamaya çalışmak: O sıra illa ki bitecek. Ne gereği var onca kişinin önüne geçmeye çalışıp ''kardeşimm sıra var'' laflarını işitmeye.. ''Toptan önce rakibe müdahele etme''nin sosyal hayattaki karşılığı olabilir diye düşündüren harekettir. 

8) Kalabalık bir semt pazarında, kalabalık bir tezgahın başında yer bulabilmek için yanındakilere uçan kafa atmaya yakın davranışlarda bulunmak: Bazı kişiler tarafından uygulanan müdahaledir. Müthiş kondüsyon ve kıvraklık gerektirir. Gereksizdir. O kıvraklığa harcayacağınız enerjiyi, Balkanlar'dan soğuk hava dalgası getirmek için harcasanız nasıl makbule geçer bir bilseniz ! İsviçre'de bilim adamı bile olabilirsiniz. Bu harekete, ''rakibe dirsek ya da yumrukla vurmak, kafa atmak, tekme-tokat dalmak veya bunlara teşebbüs etmek'' de denebilir ki, hoş değildir.

9) Otobüste ya da toplu taşıma araçlarında yolculuk yapmadan önce yoğun sarımsak-soğan karışımı gıdalarla beslenmek: Yanınıza oturan yolcuyu yol boyunca etkisiz hale getirdiği gibi, kitap okuyarak keyifli bir yolculuk yapma düşüncesini, namütenahi bir  uçuruma sürükler. (bkz. rakibi itip pozisyondan düşürmek)


Aklıma gelenler bunlar. Büyük olasılıkla sarı kartlık hareketler olup, bunlardan uzak durulması genellikle kişinin hayrına olmaktadır.

Listeyi uzatmak mümkün elbette ama feci susadım. Gidip bol bol soğuk su içip kitap okuyacağım. Bana da su içsem yarıyor yahu :) 

Haydi kalın sağlıcakla...






Perşembe, Temmuz 21, 2011

Bu Köşe Ne Köşesi

Offff kafayı yiyecektim az daha... 
Yaklaşık 650 sayfalık kitabı bir an önce bitirmek için sanıyorum ki beynimin tüm hücrelerini kullandım. Zaten üç beş kadar hücrem ya vardır ya da yoktur. Onlar da helak oldular.

Her neyse anacım, yine bir ''okuyun, okutturun'' köşesi ile karşınızdayım. 
Yes beybi ! Bir kitap adı verip hemen kaçacağım. 


''Ejderha Dövmeli Kız''

Polisiye, cinayet, gerilim vs... 
İlk sayfalar yavaş gitse de sonrasında bir açılıyor ki sormayın.
Bir solukta okudum. Şimdi araya bir Tess Gerritsen sıkıştırıp onu bitirdikten sonra ''Ateşle Oynayan Kız''a geçeceğim.

Okuyunuz ve okutturunuz efendim. Pişman olmazsınız.

Haydi kalın sağlıcakla...

Salı, Temmuz 12, 2011

Söz'lü Blog


'' Bir insanı ahlaken eğitmeden sadece zihnen eğitmek, topluma bir bela kazandırmaktır. ''


Theodore Roosevelt





Cuma, Temmuz 08, 2011

Fenerbahçe

Yalan değil üzülüyorum, hakikaten çok üzülüyorum.
Birileri suçlu ya da değil bilemem ama takımını yürekten seven, attığı bir golle havalara zıplayan taraftarların bir haftadır yaşadıkları, hissettikleri yürek acısına çok üzülüyorum. (yaşadığım, hissettiğim)


Kana kana şampiyonluk yaşanacakken, yana yana soruşturma yaşanmasına çok üzülüyorum.


''Düşene bir de biz vuralım'' mentalitesi ile, kendi ellerine de çamur bulaştığını bile bile o çamuru görmezden gelip, sadece Fenerbahçe'ye yorum yapanlara ve yapılan çirkin yorumlara çok üzülüyorum.


Üzülüyorum işte, bana bunları yazdıracak kadar çok üzülüyorum.


Fenerbahçe'liyim. 
Fenerbahçe'li olmayı da çok seviyorum. 
Futboldan anladığını zanneden bir ergen edası değil bu yazdıklarım. 
Aldığımız bir galibiyette nasıl mutlu olduğumu biliyorum ben; ve böyle olan milyonlarca Fenerbahçe taraftarını...


Çok büyüksün Fenerbahçe, her zaman da öyle olacaksın. Başka sözüm yok...

Perşembe, Temmuz 07, 2011

Kahpe Felek

Aslında hayat insanın önüne o kadar çarpıcı örnekler çıkarıyor ki ! Ne kadere kızmaya hakkımız var, ne de feleğe. Gördüklerimizden ''ders almama'' defektimizi, feleğin önüne ''kahpe'' sıfatı yakıştırarak örtmeye çalışıyoruz.


İş yerinde sorun mu yaşadık? Kahpe felek!
Aile içinde sıkıntı mı var? Kahpe felek!
Sınavı kazanamadık mı? Kahpe felek!
Sayısal oynadık, tutmadı mı? Ah kahpe felek!



Egomuz kendimizi aklama moduna öylesine ayarlanmış ki, kendisinden başka kimseyi görmüyor. Kendisinden başka herkes, her şey ''tu kaka''.


Yürek sesimiz eksik. Daha doğrusu zamanla eksiliyor. Takvim yaşımız büyüdükçe; merhamet diyen, yardım diyen, insanlık diyen yürek sesimizin frekansı hızla azalıyor. Belki de, başka sesler kapatıyor üzerini, duyamıyoruz. Kafamızda ''sadece kendini düşün'' tilkileri dolaşıp duruyor.


''Oku'' diye gelmiş ilk emir. 
Okumak, bakmak, görmek, etrafında olup biteni anlamak, gerçeği değerlendirmek, yargılayabilmek...
Yaşayanları ve yaşadıklarını idrak etmek ve sonrasında ders çıkarmak. Tüm bunlar, feleğe küfretmek için gösterilen çabadan daha fazlasını hak ediyor.

Kendimiz dışında bir varlık için bir şeyler yapmak aslında kendimiz için bir şeyler yapmaktır. Yaratılmışlara el uzatmak... Felekle barışmanın en güzel, en kolay yolu bu olsa gerek...


Nette gördüğüm bir fotoğraf çok etkiledi beni. Bundan sebep yazdım..


İki çocuk...
7-8 yaşlarında...
Oyun çocukları...
Bir kanalın yanından geçerlerken, kanala düşmüş köpeği görüyorlar. 

Köpeği kurtarmaya çalışıyorlar... Ölümüne!
An'lık hayat dersi!
Tüyler ürpertici!

Sarsıcı!
Ezici!


''Işık ışıktır görene! Işıktan köre ne!'' demiş Mevlana.
Işıktır bu fotoğraf, tabii ki görene...



Haydi kalın sağlıcakla...

Çarşamba, Temmuz 06, 2011

Yıldızlı Aferin

Muayene için hastaneye getirdiği hasta çocuğunu, uzayıp giden kayıt sırasına sokup, kendileri bekleme koltuklarında rahat rahat oturan ebeveynler ! başınızdan vuvuzelalar eksik olmasın...
Yıldızlı aferinler sizlerin olsunnn, şampiii !










Beyoğlu Rapsodisi

Kitap hastasıyım, delisiyim filan...
Bir de polisiye ya da siyasi kitaplar oldu mu tadından yenmiyor valla. Şakır şakır gidiyor. Okuyorum da okuyorum. 
Sende ilk defa kitap paylaşacağım sevgülü blogum. Çok heyecan şeyettirdim o yüzden. 


Beyoğlu Rapsodisi, Ahmet Ümit'in polisiye romanlarından birisi. 


Ahmet Ümit, okumaktan çok keyif aldığım bir yazar. Dili, anlatımı ve üslubu o kadar rahat ki bir solukta okunuveriyor. Beyoğlu Rapsodisi de aynen öyle efendim. Kurgu çok iyi, final oldukça şaşırtıcı. Okurkenki tahminlerimde katile teğet bile geçememişim. Bu durum beni yazara daha çok bağlıyor elbette. O derece yani. Üstelik İstanbul'un tarihine olan hakimiyeti de oldukça etkileyici.


Kısaca;
Kitap diyorsanız, polisiye diyorsanız, sıkılmayayım diyorsanız okuyunuz efendim.



Pazartesi, Haziran 27, 2011

Çıkışlar Sağdan

Amaniiin yine dört gün olmuş yazmayalı. Çok boş bırakmayayım diyorum ama işte, iş güç koşuşturma derken günler geçiveriyor anacım. Çalışıyoruz yaneee :)
Dengemiz bozuk. Yorgunluk had safhada. Günler şaşmış. Havalar şaşırmış. 
Laf aramızda havaların serin gitmesine de çok seviniyorum. 
Yaz bitsin artık, günler kısalsın, akşam beş'te hava kararsın mümkünse. Bu mudur? 
Budur anacım. Nokta !


Bugünlük bu kadar olsun. Bu akşamlık aranızdan ayrılırken son sözüm sizi üzenler için: 
Boşverin, düşünmeyin, üzülmeyin, sakın sakın takılmayın.
Peki bunu ben yapabiliyor muyum? 
Tabii ki hayır...
Olsun varsın, siz yapın, en azından yapmaya çalışın.


Tıklayın anacım, tıklayın gitsin, dinleyin gitsin, kopun gitsin beaa :)
uuu beybi, hadi ordan çıkışlar sağdan



Perşembe, Haziran 23, 2011

Sarı Kart

AKP İstanbul Milletvekili Hakan Şükür, ''Hatip Dicle’nin milletvekilliğinin düşürülmesi ve BDP’li milletvekillerinin Meclis’e gitmeme kararı almasını'' nasıl değerlendirdiğinin sorulması üzerine ''Gündemi takip edemedim. Bunun değerlendirmesini bizim büyüklerimiz, bakanlarımız, tecrübeli büyüklerimiz yapıyordur'' demiş.

Anlaşılan o ki, Hakan Şükür politikanın nasıl yapılması gerektiğini teorik olarak öğrenmiş ancak henüz pratik uygulamayı beceremiyor. 

Henüz pişmemiş, pişmemiş ama; meclis ''çiğ çiğ atalım, içerde pişer nasılsa'' yeri değildir sanıyordum ben. Tecrübeli büyükleri değerlendirir elbet. Ama, kendi değerlendirmeleri yok mu taze vekilin, merak içerisindeyiz. Eğer yoksa, ''arkandan koşturan mı vardı da bu körpe yaşında meclise girdin, azıcık pişseydin ya'' demek boynumuzun borcudur. Hepimizin vekili sonuçta..


Ayrıca, böyle bir konuda ''gündemi takip edemedim'' demesi sarı kartı hak eden bir pozisyon gibi görünüyor. Bu defa gözler hakemde değil ama Hakan Şükür'e baktığımızda, meclise de hızlı bir giriş yapmasını ve on birinci saniye golü daha atmasını beklerdik doğrusu... Eh, önümüzdeki maçlara bakacağız artık ! 


Haydi kalın sağlıcakla..


Not: Bu yazıda, Hatip Dicle'nin milletvekilliğinin düşürülmesi ya da düşürülmemesi ile ilgili en ufak bir yorum yoktur. Yazı tamamen çiçeği burnunda vekilimiz Hakan Şükür'ün yürek dağlayan ''takipsizliği'' hususunda yazılmıştır. 


''Haydi bi daha, bi daha, bi daha'' kalın sağlıcakla..





Cuma, Haziran 17, 2011

Öp Öp Öp

Tarkan dinliyorum. ''Öp''
Hoş olmuş valla yazmadan edemedim. 
(Ergen psikolojisi ile yazmıyorum yazıyı yani, o yaşı geçeli eh biraz'cık oldu)
Sözler de güzel de, nakarat kısmında kendimi rusça dinliyorum gibi hissediyorum azıcık.
''ben o şelale saçlarooovv''
''ay o hilal kaşlaroovvv'' filan..  Bana öyle geliyor işte algısal sorun.


Ayrıca,
Dünü ile bugünü canciğer kuzu sarmasıymış. İşte buna çok takıldım.
Nasıl olur? Bu nasıl becerilir bilmiyorum.
Sırf bunu nasıl başardığını sormak için kendisiyle tanışmak istiyorum efendim.
Başka sebep varsa ne olayım! 
Duy sesimi Tarkan..


Hala ödül alıyor olabilir.
Bir ara, ara verirse belki o zaman duyabilir..


güzel şarkı, güzel klip beybi, tıkla gitsin










Çarşamba, Haziran 15, 2011

Mümkün müdür?



1986 yılı, Çernobil..
Nükleer sızıntı, radyasyon yüklü bulutlar..

Dönemin Sanayi Bakanı Cahit Aral:

- Dinine, imanına inanan 'Radyasyon var' demez.
- Çayda tehlike yok ki imha edelim.
- Çayda radyasyon yok, gönül rahatlığı ile içebilirsiniz.

Bu söylemlerden sonra tv'de huzur içinde (!) içilen bir bardak çay...

Sonrasında,
Karadeniz'de artan kanser vakaları,
Kanser nedenli ölümler...

İşte bundan sebeptir ki;
''Siyanür mü? Hani nerede? Siyanür filan yok. Bakın, gözünüzün önünde bu sudan içiyorum'' şeklinde açıklama yapan bir devlet adamı görürsem hiç şaşırmayacağım.

Mümkün müdür bu?

Mümkündür anacım mümkündür, korku içerisindeyim..



Pazartesi, Haziran 13, 2011

Deli Kadın



"Bir kadın sizinle delice tartışabiliyorsa sevinin. Çünkü, susmuş bir kadın için bitmişsiniz demektir.
demiş M. Longston.


Sadece birkaç kelime ile dünyaları anlatabilen insanlara bayılıyorum.
İşte yukarıdaki iki cümle ! Başka söze ne hacet !
Sindire sindire okuyunuz anacım...


Haydi kalın sağlıcakla...





Pazar, Haziran 05, 2011

Kim



Ne zor şey ''biz olmak''... Ardı belirsiz...

Kaçan ''biz'', kovalayan kim?
Saklanan ''biz'', sobeleyen kim?
Eskiyen ''biz'', satan kim?
Kırılan ''biz'', vuran kim?
Ağlayan ''biz'', gülen kim?
Susan ''biz'', susturan kim?
Durulan ''biz'', engelleyen kim?
Kirlenen ''biz'', sevinen kim?
Kaybolan ''biz'', anlamayan kim?
Anladık, olmayan ''biz'' ama, aslolmayan kim?



Öyle işte...

Bakmayın siz benim çökkün moduma, tutun efendim sevdiğinizin elini, 
Bırakmayın...

Pazartesi, Mayıs 30, 2011

Başlıksız


Yorgunum..
Artık çok yoruldum.
Yetişemiyorum, çok hızlandı hayat.
Geride kalıyorum..

Aslında;
Çok da kötü değil bu durum.
Yok yok kötü, hem de çok..

Aslında;
Biraz da dışarıdan izlemek istiyorum hayatı..
İzlerken dinlenmek istiyorum.
Dinlenirken anlaşılmak istiyorum.
Anlaşılırken mutlu olmak istiyorum.

Ama şu an;
Yorgunum, hakikaten çok yorgunum...

Cumartesi, Mayıs 28, 2011

Kaç Lira Bunlar

Bir semt pazarında fütursuzca dolaşmanın inanılmaz hafifliğini yaşadım bugün.
İki saat boyunca ''gelmez olaydım'' ile ''iyi ki gelmişim'' arasında gidip durdum.
Temas olmadan geçilemeyecek kadar yoğun bir kalabalığın içine dalmanın ne kadar yanlış bir karar olduğu kanısına vardığımda artık iş işten geçmişti.
Geri dönüp yürüyemeyeceğim gibi, arkama dönüp bakma cesaretim de yoktu.
''Hayırlısı'' diye düşünüp bıraktım kendimi...

Uzatmayayım..
Birkaç adım attıktan sonra genç bir satıcının taşmakta olan sabrı gözüme ilişti.

Genç satıcı mikrofiber toz bezi satıyor. Bezler sadece sarı renkte..
Alıcı olmaya aday bir teyze ve genç satıcı arasında geçen diyalog şu şekilde:

Teyze: evladım başka rengi yok mu bunun?
Genç:  yok teyze

Teyze: neden yok? (1. çinkoo, neden yok!)
Genç:  yok işte teyze, bu hafta sadece sarı renk geldi

Tz:  geçen hafta var mıydı?
Gn: geçen hafta mavi de vardı
Tz:  e, bu hafta neden yok? (2. çinko olmaya aday bir soru ama bekleyelim)
Gn: yok teyze, gelmedi

Tz:  gelecek hafta gelir mi? (teyze öyle heyecanlı ki, satıcı haftaya gelir dese tezgahın önünde bekleyecek bir hafta)
Gn: gelmez teyze, gelmeyecek
Tz:  peki, kaç lira bunlar? (bu arada satıcı durmadan 2 lira diye bağırıyor zaten cevap aralarında)
Gn:  iki lira işte teyze
Tz:  neden iki lira? (2. çinkoo, yazar bu soruda kopmuştur, bir yandan da gencin sabrına hayran kalmıştır, neden iki lira!!)


Gn:  nasıl yani teyze, iki lira işte. Çünkü üç lira değil, o yüzden iki lira (akıllı genç)
Tz:  niye kızıyorsun evladım, müşteri değil miyim ben, tabii ki soracağım
Gn:  ya havle vela kuvv... (gencin iç sesi)
Tz:  toz alır mı bunlar? (tombalaaaa)

Sonrasını bilmiyorum efendim. Açıkçası öğrenmek de istemedim. ''Yurdum insanı ne tatlı'' diyip uzaklaşmak daha az yorucu geldi o an bana..

Meyve bölümüne gidip kendime yemyeşil, bol sulu papaz eriği aldım. Mutlu ve mesudum şimdi.
Kilosu da iki liraydı :)

Haydi kalın sağlıcakla..
Erik mevsimi hiç geçmesin...













Pazar, Mayıs 15, 2011

Tanımadığın Adamlar

( Kendi içindekileri bile tanıyamazken, dışındakileri tanıyamamanın gereksiz üzüntüsünü yaşıyor insan çoğu zaman. Eline sağlık Ali Poyrazoğlu )


Şunları bir araya toplayayım. Bir güzel muhabbet edelim" diye düşündüm. 
Mutfak işinden de anlarım. Donattım sofrayı. Bayağı uğraştım. 
Hepsinin ayrı ayrı ne yemekten, ne içmekten hoşlandığını iyi bilirim. 
Bayağı da para gitti... 
Birinin yediğini öbürü yemez. Ötekinin içtiğini beriki içmez. Dört kişilik sofra kurdum. Mumları da yaktım.
 
Bak hepsi, Erick Satie severdi. Hatırladım. 
Müziği de ayarladım.

Geldiler.. 

Yirmi yaşımı, otuz beş yaşımın karşısına oturttum. 
Kırk yaşımın karşısına da, ben geçtim.

Yirmi yaşım, otuz beş yaşımı tutucu buldu. 
Kırk yaşım ikisinin de salak olduğunu söyledi. 
Yatıştırayım dedim. 
"Sen karışma moruk" dediler. 

Büyük hır çıktı. Komşular alttan üstten duvarlara vurdular. Yirmi yaşım kırk yaşıma bardak attı. Evin de içine ettiler.

Bende kabahat...
Ne çağırıyorsun tanımadığın adamları evine...

A.Poyrazoğlu


Perşembe, Mayıs 12, 2011

Aynı Nakarat

Hep ''eskiler bir başkaydı'' deriz. Aslında gün geçtikçe kıymetini anlarız. 
Bir ergenin çok da fazla keyif almayacağı bir şarkı zannımca.
O yıllarda beni de çok çekmemişti. Şimdi dinledikçe bir daha dinleyesim geldi.
''Tantana var, iş yok'' demiş Nazan Öncel. Ne güzel söylemiş. 


Çok yüksek bel kot şortuna bayıldım. Mavi gözlükleri biraz daha büyük olaymış, ''Ben Sizin Babanızım, Ben Ne Dersem O olur'' gözlüğü olacakmış..


Dinleyiniz efendim, güzel be ya...


uuu beybi, aynı nakarat burada




Aynı nakarat hep aynı aynı 
Yarısı bayat hep aynı aynı
Yarısı hayat..
Aynı nakarat
Anlat anlat... 








Çarşamba, Mayıs 11, 2011

Hey Sen !

Hey sen !
Can acısı nedir bilir misin?
Yüreğin yaralanması nedir?
İçin sızladı mı hiç daha önce?
Yandı mı canın?

Ya da...
Bir canın var mı ki?
Bir vicdanın?
Bir inancın?
Hesap vereceğini bilmez misin?

Genetiği değiştirilmiş duyguların?
Patolojik düşüncelerin bu kadar mı kontrol ediyor nefsini?
Her girdiğin kabın şeklini alma yeteneği nereden bahşedildi sana?
Bir ikiyüzlülük alana ikincisini bedava mı dağıtıldı?
Karşındaki gözün içine baka baka nasıl yalan söylersin?
Borçlandığını bilmez misin?
Karşındakine borçlandığını..
Karşındakini alacaklı bıraktığını bilmez misin?
Allah'ın adaletine inanmadığın belli de, kişilik saygında mı yerle yeksan?

Nasıl yatarsın geceleri yatağında?
Huzur nedir bilir misin sen?..

Haydi sevin, bugününü kurtardın.
Ama..
Bugünün bir de yarını var, hiç düşünmez misin?

Pazar, Mayıs 08, 2011

Aşkım henüz gelmedik

Geçen gün şehirler arası bir otobüste yolculuk yaptım. Etrafıma deli deli bakarken, yan tarafta oturmakta olan, takriben 70-75 yaşlarında, saçları beyaza yakın diyebileceğimiz, kalın çerçeveli gözlükleri olan, -ki yakın gözlüğü derler genellikle- , pamuk bir teyzenin cep telefonu çaldı. Teyzenin cep telefonu taşıdığını görünce, teknolojiye uzak olmadığını görüp ''aferin teyzem'' diye geçiriverdim içimden.

Yanında oturan yedi ya da sekizinci sınıf olabileceğini düşündüğüm genç kız, teyzenin torunuymuş. Teyze telefonunu çantasından çıkardığında genç kıza dönüp, '' deden arıyor '' dedi de oradan anladım yani.

Efendim, konumuz bu değil elbette. Ne alaka diye düşünmeyin. Konuya geliyorum.

Nerede kalmıştık?
Arayan pamuk teyzenin eşiymiş. Onun da tonton bir dede olması muhtemel.

Pamuk teyzem o güzel elleriyle telefonu açtı, nazikçe kulağına götürdü ve...

'' Aşkım, henüz gelmedik. On dakika kadar kaldı. Ben sana haber veririm bitanem '' dedi.

Ağzımın ne kadar süre açık kaldığının farkında değilim ama o sürede teyzenin sesi kulaklarımda yankılanıyordu '' aşkım, bitanem, aşkım, bitanem..... ''

Telefonu çaldığında bende oluşan hayranlık kat be kat artarken, karşı taraftaki tonton dedenin ne söylemiş olabileceğini düşündüm:

- Bebeğim, gelmediniz mi?
- Kuşum, nerdesiniz?
- Meleğim, gel artık özledim seni?
- Kuzum, merak ediyorum ne kadar kaldı?
-....
-....
-....

Uzatmak mümkün elbet ama ben dört taneden fazla bulamadım. Dağarcık darlığından olsa gerek.

Neyse, demem o ki, o pamuk teyzemin ''aşkım'' diyen dilini, hangi yürek yönetiyor merak ettim.
Ayrıca, tonton dedenin o yaşta ''aşkım'' dedirtebilmesinin altında yatan faktörleri..
Ya da bunların tam tersi.
Benim pek kafam basmıyor da...
Bilenler bilmeyenlere anlatsın efendim.



Haydi kalın sağlıcakla...
Bir pamuk teyze ile bir tonton dede olmanız dileğiyle...

Seni Seviyorum


Oldum olası mayıs ayına sempati duymuşumdur.
Birinci sebep hıdırellez, ikinci sebep ise anneler günü...
Her ne kadar, 5 mayıs akşamı saat 18:00 gibi yatıp ertesi gün sabah 06:30'da uyandıysam da ve bu yıl hıdırellezi unuttuysam da yine de güzel be ya..

Gelelim anneler gününe...

Öyle ''anneler yılda bir kez mi hatırlanırmış, vay efendim yılın her günü anneler günüymüş'' filan gibi şeyler söylemeyeceğim. Çünkü, yılın her gününü anneler günü gibi geçirseniz bile -ki öyle olmadığı malum- bugün, içten bir öpücük, bir kucaklama gerek onlara. Ne tüketim manyağı olmanızı beklerler, ne de çılgınca hediyeler almanızı. Sıcacık bir sarılışın anlamı, dünyanın hazinesidir onlar için.
Anne değilim ama nereden mi biliyorum?
Annemden..
Ona sarıldığımda, bana sarılan kollardan, bana bakan gözlerden..


Güzel annem, seni seviyorum. Kelimeler hakikaten kifayetsiz.
Ne olursa olsun yanımdaydın, hep yanımdasın. Nasıl büyük bir yüreksin sen...
Bundan sonra da hep yanımda ol ne olur..
Allah'ım benim mutluluğumdan alıp sana versin..
Allah'ım seni hiç üzmesin, hiç...

Çarşamba, Mayıs 04, 2011